-
BelçikaYazarlarımız

ALMANYA DEĞİL AYŞEM, BELÇİKA…

Nefes nefese kalmıştım. Neredeyse treni kaçıracaktım. Brüksel’e bir iş için, sınava gidiyordum. Liège-Brüksel yolu araba ile hiç çekilmezdi zira saatinde varabilmek için en uygun araç, toplu taşımacılıktı…

Vagonda yerimi almıştım, sınav için 1 saatim vardı ve heyecan bana yoldaşlık yapacaktı. Soruları hafızamda geçirirken, karşıma bir “hacı amca” oturmak üzereydi. Türk olduğumu anladığından: “kızım rahatsız etmiyorum değil mi?” demişti. “ Olur mu amca, buyur otur” dedim. Hacı amca, yaklaşık 75 yaşlarındaydı, yüzündeki kırışıklar ve gözlerindeki yorgunluk bunu ispatlıyordu. Meğer hacı amcam, çok dertliymiş. Tanışma faslı geçtikten sonra “kızım, sana Belçika’ya gelişimi ve yaşadığım duyguları anlatayım mı” dedi. Belli ki hacı amcam, duygularını paylaşmak istiyordu, yüzü o kadar nurlu idi ki, onu dinlememek mümkün müydü? Hacı amcam ilk kelimesini söylemeye başladığı andan itibaren, gözlerinden yaslar hiç eksilmedi… Yıl 1965, yaş 20, evli ve üç çocuk babasıydım. Karaman’ın Çatak Köyünde ikamet eden bir köylüydüm.

Köyümüzün birçok erkeği, ekmek davası için Avrupa’ya gitmişti. Abim Ahmet’te onlardan biriydi. Yazın tatile geldiğinde “Gardaşım Mehmet, bir an evvel para biriktir, Konya’da ki iş bulma kurumunda pasaport çıkart sonra da İstanbul’da bir bankada, 600 lirayı döviz olarak bozdur ve otobüse atla gel, geleceğinde de bana telgraf çek, karşılarım seni” demişti. Karamandan çıkmayan ben, İstanbul’a nasıl gidecektim? “Abi ben gelemem, korkarım” demiştim. “Mehmedim, kafanı kullan, akıllı ol, burada kalıp ne yapacaksın, bu üç çocuğun haline bak” demişti. Bu üç çocuğun haline bak demişti ya, kızım orda karar verdim, benim çektiğim yoksulluğu onlar çekmeyecekti, okutacaktım onları… Ama orada, gelecek neslimin kaybını hiç düşünmedim. Aklımda, para kazanıp, köye Avrupalı, Almanyalı, Belçikalı Mehmet olarak dönmek vardı… Bütün işlemleri tamamlamıştım artık İstanbul’a gitme zamanıydı. Hanimim Ayşe “Mehmet, Almanyalarda bizleri unutma” diye ağlıyordu… “Ayşe’m, güzel Ayşe’m, Alamanya değil Belçika’ya gidiyorum” demiştim. Ayrılık çok zor olmuştu kızım. Ailemi orda bırakmak inan çok zor olmuştu…

Otobüste yerimi almıştım. Yanıma da Sivaslı bir kardeş oturmuştu, oda Hollanda’ya gidiyordu. Yolculuğumuz tam 5 gün sürmüştü. Her geçtiğimiz gümrükte otobüsü didik didik aramışlardı. Hatta Bulgaristan’da çırılçıplak soydular bizi. Rencide olma hissi ilk orada başlamıştı, daha birçok yerde de olacağımı bilmiyordum. Otobüsteki o kokuları sana nasıl tarif etsem; 57 erkek ter kokusu, açlık kokan ağız kokuları… Abim gözüküyordu, kalbim heyecandan çarpıyordu, 5 gün sefillikten sonra Belçika’da uygar bir ülkede lüks içerisinde yaşayacağımı düşünüyordum oysa ne çok yanılmışım…

“Bonjour mon frère Mehmet” dedi abim. « Ne oluyor abi, ne boncuru » « burada böyle, her gördüğüne bonjour de » diye kızmıştı. Karnım o kadar açtı ki, abim fark etmiş olmalı, pansiyona vardığımızda yemek yiyeceğimizi müjdelemişti. Gözümün önüne pirzola, tavuk getirdim, tabii ya koca Avrupa’da nohut yemeği yiyecek değildim ya. Öncelikle şunu diyeyim kızım, Belçika’nın gri gökyüzünü o ilk ayak bastığım andan beri sevmiyorum, alışamadım… Pansiyona girdiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Duvarlar nemli ve cansızdı, soğuk desen yerleşmişti, daracık bir odada 15 kişi için 10 tane yer yatağı vardı… Abim elime domatesli bir ekmek tutuşturmuştu, çabuk şunu yememi ve madene gideceğimizi demişti. Ama ben yorgundum, dinlenmek istiyordum ve açtım! Bakma öyle dedi, para biriktirmek istiyorsan şimdilik domates ekmeğe razı olacaksın, köyde hava atan Avrupalı Hasan, Hüseyin, Mustafaların hepsi böyle yaşıyor…

Eski bir minibüs gelmişti bizi almaya, tıka basa dolup bizleri madene götürdü. Hayatımda hiç maden görmemiştim, çok korkuyordum. «C’est qui lui » demişti biri, başında sarı bir baretle ve simsiyah yüzü ile bir Belçikalı. Dövecek miydi bu adam beni, ne sertti! Dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum… « Allais descendez, vite »… Allah’ım ben nereye gelmiştim, güzel köyümü bırakıp nerelere sürüklenmiştim öyle? Bizi daracık bir asansöre sıkıştırdılar, abime bakıyordum gayet normaldi, alışmıştı o… Karanlık bir yere gelmiştik, o nem kokusu, orada ciğerlerime kadar işlemişti ve bir ağrı saplanmıştı… Tak, tak, tak sesleri, bağıran insan sesleri, vagon sesleri duyuyordum. Çalışacağım yer, karanlık ve 2 metre karelik bir alandı ve 100 metre yeraltında idi. Abime usulca gitmek istediğimi fısıldamıştım, “gardaşım, korkma ben varım” demişti. 20 kişilik bir gruptuk: 5 Türk, 6 İtalyan, 5 İspanyol ve 4 Polonyalı. Birbirimizi anlamıyorduk ama ortak noktamız gurbetçilikti…

5 yıl kızım, tam 5 koca yıl köyüme gidemedim. Fakat abimle birbirimize hep destek olduk. Yemedim, içmedim, giyinmedim aileme her ay para gönderdim… Ayşe’m, canım Ayşe’m, o da ayda bir kez telgraf çekerdi. Kokusunu, hasretini, özlemini o telgraflar ulaştırıyordu bana… Çocuklarım, evlatlarım, canlarım benim, onlar da büyümüştü… Bir gün, Çukurbağlı Halil amca, eşimden bir paket getirmişti. Dünyanın bütün servetini verseler, o pakete değişmezdim. İçinden bir teyp kaseti çıktı. « Baba, baba… Seni çok seviyorum, bana çikolata getir » diyordu sarı Mustafa’m. 8 aylıktı onu bıraktığımda, büyümüş de babasına seslenirmiş…

« Hacı amca bu kısmı anlatırken hıçkırarak ağlıyordu, ben ise kendimi bir sinema salonunda hissetmekteydim, sınav aklımdan tamamen çıkmıştı ».

Çok çektik kızım, çok… Hangi birini anlatsam… Bir gün madene geldik, Fransızca bağırıyorlar yine. Soyunun diyorlarmış, bit kontrolü olacakmış. Herkes çırılçıplaktı, her çift göz yere bakıyordu… Çok ezildik, çok yıprandık, anlatsam bu Belçikalılara kin kusarsın kızım…

İlk köye gidişim ise kızım… Hasretle yağmuru bekleyen kuru toprak var ya, onun gibiydim. Aile sıcaklığı, kuzine sobasında pişen kuru fasulye, çamurlu yollarımıza ve havamıza, üzüm bağlarımıza, Göksu nehrimize öyle hasrettim ki… Kapıya vurdum, Ayşe’m açmıştı kapıyı, aynı güzelliği ve kokusu duruyordu… Çocuklar, 5 sene içinde bu kadar mı değişirlerdi? Ortanca oğlan beni kucaklamadan, valizlere sarılmıştı. Açtığımda ise, her biri sevinçliydi, o mutluluğu görmek, bambaşka idi. Sevdiklerin için ezilmişsin, hor görülmüşsün, neydi ki onlar? Ailem mutlu olsun da, hor görülmeye yine razıydım… Ayşe’m kuru fasulye ile bulgurlu pilav yapmıştı. Yanına da soğan kırmıştık… « Ben artık Belçika’ya gitmeyeceğim » demiştim sevinerek, büyük oğlum sinirle sofradan kalkıp « olmaz bizleri de götüreceksin » demişti. Şok olmuştum, oğlum ne zaman büyüdü de bana kafa tutabiliyordu? Onu ikna edemedim, onda Avrupa hayali çok büyüktü…

Ve Belçika’ya geri döndüm. Bir kaç ay sonra onları getirttim. Yıl 1971 idi kızım. Cheratte’da oturuyorduk. Ailelerin birçoğu Türk kökenli oldukları için ailem zorluk çekmemişti. Çocukları da okula yazdırmıştım, her şey güzel olacaktı… Bir Pazartesi günü, Mustafa ağlayarak okuldan gelmişti. Öğretmeni kızmıştı annen baban seninle neden ilgilenmiyor diye. Nasıl yardım edebilirdim ki? Ben buraya çalışmak için gelmiştim, çocuklara derslerinde yardımcı olmak için değil… Böyle iste kızım, Brüksel’e de az kaldı. Bütün çektiklerimi anlatmam mümkün değil, anlatsam Türkiye’ye varırız… Peki, amca, eşin, çocukların nerde?

Güzel soru kızım, ah ah ah… Hanim sizlere ömür, beni yalnız bıraktı gitti, evlat acısı onu mahvetti… Büyük oğlan en hayırlısı çıktı aslında bir bakımdan. Okudu ve mühendis oldu, ablamın kızını da aldım ona ama benim yeğen uyanık çıktı, oğlanı kendine çekti. Oğlanı çok görmem, bayramdan bayrama… Ortanca oğlanda mahpushanede. Esrar kaçaklığından girip çıkıyor. Son aldığı ceza ise 30 yıl oldu. Hanım dayanamadı acısına. Kansere yakalanıp, 3 ay içinde rahmete kavuştu. Ufak oğlansa, Belçikalı ile evlendi. Müslümanlığı, Türklüğü terk etti. Torunların isimleri bile ezberimde tutamadığım isimler… Evlerine en son gittiğimde, önüme bir sandviç koydu oğlan, gelin zaten ne anlayacak kayınbaba saygısından, ayak ayaküstüne atmış sigara içiyordu… Yaaa kızım, kalakaldım yalnız, abim de Karaman’a döndü. İyi de yaptı, çocuğu yoktu zaten…

“Peki, amcacığım, nereye gidiyorsun?” diye merak etmiştim.

“Bizim Türkler bir bakımevi açmışlar Brüksel’e oraya gidiyorum, çınar gibi Mehmet amcan, bakımevine gidiyor, hayat yalnız çekilmiyor be kızım…”.

Ağlamamak için kendimi tutmaktan öyle yorulmuştum ki, orda bıraktım kendimi. Biz gurbetçiler ne çok çekmişiz! Artık uyanmanın zamanı! Ey kendini unutmuş insan, uyan! Sen Çanakkale’de 276 kiloluk mermiyi taşımış Seyit onbaşının torunusun! Kendine gel, kültürünü, kimliğini kaybetme. Gelecek nesillere örnek ol! Lütfen çocuklarımıza sahip çıkalım. Geleceğe faydalı nesiller olmaları için çabalayalım. Dinimizi, kültürümüzü onlara aktaralım. Artık Mustafalar, Mehmetler, Haticeler kaybedilmesin…

9/12/13 CHERATTE

Arife BEYHAN

 

Facebookta yorumla

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu