-
Yazarlarımız

ARTIK ONLAR BEYAZ KARLARIN ALTINDA YATAN BEYAZ MELEKLERDİ

Saat ikiydi. Zehra işten çıkmış eve dönüyordu. Zehra, 40 yaşında, evli, 16 yaşında olan Mustafa’nın annesiydi. Ayrıca Belçika’nın Anvers şehrinde doğmuş büyümüş bir Türk vatandaşı…

Aylardan Aralık, mevsimlerden kış, günlerden ise cumaydı. Ocak ayın girmesine 2 gün vardı. Zehra otobüsü beklerken etrafına bakarak, soğuğa aldırış etmeden çam ağaçlarındaki süslemeleri izleyenleri hayretler içerisinde izliyordu. Zira kendi çok üşüyordu. Eldiven ve kalın çoraplar olmasına rağmen, her yeri buz kesmişti. Eve vardığında, kaloriferleri açıp biraz kestirecekti…

Allah, Allah, burası neresi? Daha önceden burayı hiç görmedim? Neredeyim? Ne kadar da soğuk bir yer öyle. Ben nasıl geldim buraya? Yoldan geçen değişik giyimli bir beye:

-Pardon beyefendi, burası neresi? Beyefendi Zehra’yı görmedi ve duymadı bile. Neden cevap vermedi, sağır mı yoksa kor mu bu adam diye soruyordu kendi kendine. Ha bir bayan, bir de ona soruyum.

-Pardon hanımefendi, burası neresi? O da cevap vermedi. Hayret, benimle ayni dili konuşmuyorlar mı acaba? Eve gelmeden, buraya nasıl geldim ben? Daha yemek bile yapmadım, Mustafa ile Mehmet dönmeden hazırlamam gerek…

1606991_10202436164452751_1352234214_nZehra etrafı incelerken, çok şaşırdı. Sanki 2013’un son günlerinde değil de 1900’un başlarındaydı. Birinci Dünya Savaşı hakkında bir kitap okumuştu, tarih kitaplarını çok seviyordu, bu devir o devirdi sanki. Türkiye’ye de ne çok benziyordu. Brrr, çok üşüyordu, kaç dereceydi acaba burası? Her yer kar ile kaplıydı, 2 metreye yakın kar vardı. Kendini cimcikledi, gözlerini kapadı ve tekrar açtı. Hayır, hayal etmiyordu, Zehra bilmediği bir yerdeydi. Bir anda binlerce asker çıktı önüne. Sıcaklık sanki neredeyse -40 derece olmasına rağmen, üzerlerinde yazlık elbiseler ve ayaklarında çarıkları olan askerler… Zehra bir an ürktü. Sarıkamış geldi aklına! Hayır, olamaz dedi, benim o harekâtta ne işim var? Hızla yanlarına yaklaştı, her biri sadece önlerine bakarak ilerliyorlardı. Zehra yüzlerinde açlık duygusunu sezdi. Zira Ramazan ayında genelde insanların yüz ifadesi bu şekildeydi…

-Asker kardeş, kardeş, bura nere? Ses yok, asker Zehra’yı ne duyuyor ne de görüyordu. Bir başka askere seslendi:

-Güzel askerim… Yine ses yok… Bir an, tanıdık bir yüz gördü. İmkânsız diye düşündü, oğlu Mustafa’nın ne işi var burada. Hızla yaklaştı, yaklaştıkça kalbi daha çok çarpıyordu. Evet, Mustafa’ydı, üzerinde incecik kıyafetler, ayağında çarıklar ile elleri soğuktan kan kırmızısı idi. Daha da yaklaştı, sağ kulağın alt kısmında büyük bir etli beni vardı askerin, Mustafa’sı gibi…

-Oğlum, Sarı Mustafa’m, paşam, annesinin kuzusu… Mustafa annesini ne görüyor ne de işitiyordu…

-Oğlum, senin ne işin var bu askerler arasında? Üşümüşsün, gel eve dönelim, al mantomu üzerine. Mustafa ne duyuyor ne de görüyordu, annesinin mantosu ise yere düştü.

-Yavrum, hadi evimize gidelim, sana istediğin iPhone’u alacağım, söz. Yeter ki buradan gidelim, kınalı kuzum. Ne olur beni duy annem, yavrum. Ne Mustafa, ne diğerleri Zehra’yı duyuyordu. Binlerce asker ilerlemekteydi. Onları, oğlunu, hiç kıyamadığı sarı paşasını takip etmeye karar verdi. Başka çaresi yoktu yoksa kurda kuşa yem olacaktı… 3 saat durmadan, soğuğa aldırış etmeden yürüdüler. Sırtlarındaki taşıdıkları ağırlaştıkça onlar önlerine eğildiler ama durmadılar.

-Asker, dur! Komutan emir veriyordu, artık dinlenme zamanıydı. Askerin biri komutanına fazla yiyeceklerinin kalmadığını ve askerlerin çok üşüdüğünü bildirdi. Komutan: -Sabredin, Erzincan’a az kaldı, hem 3 gemimiz de yolda, bütün ihtiyaçlarımız içerisinde. Az kaldı, ha sabır. Zehra Mustafa’nın üşüdüğünü ve acıktığını görüyordu, anaydı sonuçta, çocuğunu tanımaz mıydı?

-Mustafa’m, annem, nefesinle ellerini ısıt, kurban olur anan sana. Sen üşüme, ben üşürüm senin yerine… Ne fayda, Mustafa duymuyordu.

-Asker, hazır ol! Namaz vakti! Allah’ım ne güzel bir tabloydu bu. Binlerce asker beraberce namaz kılıyordu, soğuğa, açlığa aldırış etmeden hem de. Zehra hemen elini cebine attı. Telefonu geldi aklına, hemen Mustafa’sını ön plana alarak bütün askerleri namaz kılarken objektifine aldı.

-Hemen Mehmet’i de arayım, gelsin bizi alsın. Of, hat yok, telefon çekmiyor. Ne olur Allah’ım, delireceğim. Bu yaşadığım nedir? İmtihan mıdır?

-Asker, emir, marş! Tekrar yol aldılar, bir kaç dakika sonra askerin biri komutanın yanına yaklaşarak, yavaşça:

-Komutanım, yine 5 askerimiz aniden öldü!

-Nedir bu? Donarak ölmüyorlar, elleri ayakları sıcak, açlıktan da değil. Ölümlerin nedeni nedir? Doktorumuz da yok. Hemen birer battaniyeye sarıp gömün şehitlerimizi.

-Komutanım, battaniyelerimiz bitti!

-O vakit, öylece gömün!

Zehra hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kendisinin ve Mustafa’sının ne işi vardı burada? O şehitlerin annelerini, eşlerini, boynu bükük kalan evlatlarını düşündü.

-Allah’ım sen benim Mustafa’mı ve bütün askerlerimizi koru… Zehra’nın aklı kabul etmediği ise o binlerce askeri bir anda görebiliyordu. Sanki gözleri uzaktan çekim yapan teknolojik birer kamera idi. Mustafa’sı bir askerle konuşarak ilerliyordu. Zehra onlara iyice yaklaşarak, dinlemeye başladı.

-Mustafa, gardaşım, hele biraz konuşalım, yoksa soğuktan bayılacağım. Hele bir konuş gardaşım. Bana anneni anlatsana, benim anam yok…

1510953_10202436164572754_1450363239_n-Anlatayım can Ahmet’im. Yeter ki sen üşüme. Bu Rusları tüketmek için birbirimize lazımız. Gardaşım, benim anam var ya bir başka. O bir benim anam değil, köyümüzün, Mehmetçiklerimizin anasıdır. Bu yoklukta, bu kıtlıkta, köyümüze sığınan bütün askerleri evimizde konuk eder, onları doyurur yaralarını sarar. Anam, yiğit anam, beni uğurladığında ne çok ağlamıştı. “Mustafa’m, vatan sizlere emanet, gitmek var, dönmek yok, hakkını helal et yavrum” demişti. Oğlundan helallik isteyecek kadar yufka yüreklidir anam işte. Zehra ağlamaktan yorulmuştu “ben seni uğurlamadım ki Mustafa’m…”.

-Mehmet gardaşım, kalk ayağa gardaşım… Mehmet ölmüştü. Mustafa arkadaşının ellerini ayaklarını kontrol ediyordu. Soğuktan ölmemişti, açlıktan da olamazdı, az da olsa beraberce geçtikleri son köyde ufak bir dilim ekmek yemişlerdi. Komutan, askeri gömmelerini emretmişti. Mustafa ağlayarak, tekbir getirerek, arkadaşını son yolculuğuna uğurladı. Bunlara seyirci olan Zehra ise olanlara dayanmaya zorluk çekiyordu. Ne büyük bir acıydı bu?

-Asker, kendine gel, vatan bizlere emanet. Unutma; Kars, Batum ve Ardahan’ın kurtuluşu için savaşacağız. Hazır ol, marş!

Zehra bir an okuduğu kitabı hatırladı. Tifo hastalığından ölmüş olabilir miydi bu askerler? Mustafa için çok korkuyordu, ellerini, ellerine dokundurdu. Oğlu hiç bir şey hissetmiyordu. Kucakladı onu, kokusu aynıydı, evlat kokusu… Bir köye yaklaşmışlardı. Askerler çok sevinçliydiler. Bekledikleri gemilerde ki erzaklar onları orda bekliyordu. Köye vardıklarında, onları bir teğmen karşıladı. Üzgün bir şekilde:

-Beklediğimiz gemiler Rus filosu tarafından batırılmıştır… Komutan ne cevap vereceğini bilemedi. İçinden: “Allah’ım, bize yardım et, soğuğa, açlığa askerlerim nasıl dayanacaklar, Rus askerleri ile çatışma gücünü nerden alacaklar,” diye geçirdi. Askerlere moral vermek için:

-Asker, sabredin. Erzincan’a az kaldı, başka gemiler yollayacaklar. Vatanı düşünün, ailenizi, çocuklarınızı. Bu Vatan bizlere emanet! Zehra o kadar çok ağlıyordu ki, gözlerinde yaş kalmamıştı. Düşenleri kaldırmaya, üşüyenleri nefesi ile ısıtmaya çalışıyordu ama ne fayda…

2 gün boyunca kara kışa aldırış etmeden yürüdüler. Sırtlarında taşıdıkları eşyalarda, hiç yiyecek kalmamıştı. Soğuk ise, o kadar keskindi ki, bıçak gibi… Mustafa yanındaki bir askere:

-Gardaşım, donuyorum ben, burnumda sanki buz var.

-Sabret gardaş, ananı düşün, çocukken seni kucağına aldığında nasıl ısıttığını düşün…

Zehra bayılacaktı artık, 2 gün içinde gördükleri dayanılmazdı. O da Mustafa’nın bebekliğini, çocukluğunu hatırladı. Üşüdüğünde onu nasıl sardığını da… -Mustafa’m, gel sarılayım sana, yine ısıtayım seni… Tabiatın bu acımasız iklimi ile mücadele etmek imkânsızdı artık. Askerler dağlar tırmanmaya başladılar. ALLAHU EKBER DAĞLARI. ALLAHU EKBER, ALLAHU EKBER diyerek dağları tırmanmaya çalışıyorlardı… O da ne, bir anda hepsi yere düştü. Zehra bağırarak oradan oraya koşuyordu…

-Uyanın, vatanın kurtuluşu sizlerin elinde. Yiğitlerim, Mustafa’m, uyanın… Hepsi ölmüştü, binlerce asker bir kurşun almadan donarak ölmüşlerdi. Artık onlar BEYAZ KARLARIN ALTINDA YATAN BEYAZ MELEKLERDİ… Zehra ağlayarak, Mustafa’sına sarılıyordu: -Allah’ım evladımı ve bütün şehitleri Cennetine kabul eyle. Benim de canımı al, bu acıya dayanamam…

Dring, dring, dring…

Zehra sıçrayarak uyandı. Kapının zili çalıyordu. -Anne, anne… Kapıyı aç lütfen.

-Oğlum, Mustafa’m…

-Anne, ne oluyor, 15 dakikadır kapıdayım. Dur nasıl sarılıyorsun öyle, nefesimi kestin. Zehra cevap vermeden koşarak askıda olan mantosunun cebinde bulunan telefonu aldı. Fotoğraf galerisini açtı. Çektiği o muhteşem fotoğraf duruyordu…

SARIKAMIŞ…

Duyduğumda garip olduğum, içimi titreten Sarıkamış… Sarıkamış harekâtı, her türlü imkânsızlıklar içinde; Batum’u, Kars’ı ve Ardahan’ı Ruslardan geri almak amaçlı başlatılan bir harekâttır. Ruslarla savaşmak için yola çıkan binlerce şehidimizin harekâtıdır. 22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 aralarında gerçekleşen bir harekât. Bu harekâtta askerlerimiz Ruslardan çok tabiat ile mücadele etmişlerdir. Osmanlı askerlerimizin ve o zamanın halkının tek vücut olarak, açlığa, karakışa tifo hastalığına yani bütün imkânsızlıklara karşı gösterdikleri insanüstü mücadelesidir. Ve sonu hazinle biten bir harekâttır… Sürgün bir çiçek gibi gönlümüze düşen bir harekât…

İçimden sizlerle Sarıkamış’ı bir yazı ile bile olsa anmak geldi. Haydin hep beraber şehitlerimizin ruhlarına birer Yasin-i Şerif okuyalım… Onlar bizler için hiç düşünmeden, soğuğa aldırış etmeden, savaşa çıktılar… Ne mutlu karlar altında yatan binlerce şehidi hatırlayanlara deyip, yazıma nokta koyuyorum, saygılarımla…

CHERATTE 8/01/2014

Arife BEYHAN. Twitter: @ArifeBeyhan

 

Facebookta yorumla

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu