-
Yazarlarımız

“BENİ SİZ VURSAYDINIZ, ŞU GÂVURUN YERİNE: BORALTAN KATLİAMI”

“Beni siz vursaydınız, şu gâvurun yerine: BORALTAN katliamı”

Düşman bekler karşıda,

Önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda,

Kardeşim sattı beni…

 

– Dede, dün Ahmet amca ile neden Suriyeli mülteciler hakkında konuşurken seslerinizi yükselttiniz?

Kavga mı ettiniz? Suriyelileri neden kimse istemiyor?

 

– Hayır oğlum kavga etmiyorduk. Sadece bazı fikirlerimiz uyuşmuyor. Suriyeliler buraya mülteci olarak geldiler, yani misafirler. Ülkelerinde hayatları tehlikede. Hem Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyuruyor “Komşusu açken, tok yatan, bizden değildir”. Bize de komşumuzu aç ve açıkta bırakmak yakışmaz.

 

– Kendi devletleri doyursun dede. Verelim Esed’e onları, ne olacak?

 

– Ne mi olacak?

Bak oğul, iyi dinle. Sana Cumhuriyet tarihimizin en büyük ihanetlerinden birini anlatayım.

 

Kars, yıl 1945, diktatör İsmet İnönü dönemi…

Ben daha 14 yaşındaydım ve Kars’ın akıl hastanesinde hasta bakıcıydım.

 

– Çocuk yaşta mı çalışıyordun dede?

 

– Eskiden öyleydi oğul, sus da beni dinle.

 

Bir gün hastalara yemek götürüken; deli bakışları taşımayan, şaşkın ve bitkin bakışlı bir asker getirdiler. O kadar ağlıyordu ki, attığı çığlıkları hastanenin tüm odalarında duymak mümkündü…

Hastayı yatağa zincirle bağlama emri verilmişti başhekim tarafından. Bileğini bağlamak üzereyken bana dönerek ” Bu 154 kişinin vebalini nasıl ödeyeceğim, nasılll” diye bağırmıştı. Bu adam deli değildi, başhekime dönerek bunu söylemek üzereydim ki bana “bu adamla konuşmanız yasak, eğer sizi konuşurken görürsem, işinize son veririm” demişti. Bu emir çok normal gelmemişti. Gizlenen bir şeyler vardı. Zaten başhekim dinsizin tekiydi.

 

Bir ay aradan sonra, gece nöbetindeydim ki o askerin inlemeleri geliyordu. Yanına gittiğimde, ateşler içinde yandığını fark ettim. Başhekim onu resmen ölüme terketmişti. Ama benim vicdanım buna müsade etmedi. İşime son verileceğini bildiğim halde, askere gece ortalıkta kimseler yokken, ateş düşürücü vermeye gittim.

 

Asker çok masum bakışlarla şöyle dedi “gardaş, beni birazcık dinler misin? Ben deli değilim, ama olmak üzereyim”.

 

Oğlum, o asker gerçekten deli değildi. Sadece bir eziklik bir suçluluk duygusu taşıyordu. Ona o an çok acıdım, başhekimi düşünmeden, bir sandalye aldım ve karşısına oturdum.

 

“Güzel kardeş, sen iyi bir insana benziyorsun ve de benim herhalde tek umudumsun .  Sana anlatacaklarım çok önemli, her kelimesini beynine nakış gibi işle, gelecek nesillere aktar. Zira bu harekatı  gizleyecekler. Bu utanç veren olayı Aziz Türk Milletimiz öğrensin…”

 

İyice meraklanmıştım…

 

“Aras Nehri’nin kenarında ki karakolun komutanıydım. 154 Azerbaycanlı Aydın kardeşimiz Sovyetler Birliğinden  Stalin zulmünden kaçıp ülkemize, karakolumuza sığınmıştı. Aras nehrinin üzerinden Boraltan Köprüsü’nü geçip, Türkiyemize sığınmışlardı. Bizim öz gardaşlarımızdı. Fakat Stalin yönetimindeki Sovyet komünist rejimi Azerileri takip ederek yerlerini tespit etmişlerdi.

 

Vatanımızı vatanları, bayrağımızı bayrakları, dilimizi dilleri, bizi de gardaşları bilip ülkemize sığınmışlardı. Güvende olmanın sevinci içerisindeydiler. Onları evimizde misafir ağırlar gibi güzel bir şekilde ağırlıyorduk ki, karakola gelen o haber bir karabulut gibi çökmüştü üzerimize.

 

Stalin, İsmet İnönü’yü arayarak, Azerilerin iadesini istemişti. Ve İsmet İnönü, bir Türk’e yakışmayacak bir karar alarak, karakolumuzu aradı ve iadelerinin emrini verdi.

Ona Beynelminel kaidelerine göre hiç bir devletin siyasi bir suçluyu diğer devlete iadesinin söz  konusu  bile olamayacağını anlatmaya çalıştım. Fakat bunun bir emir olduğunu ve bir an evvel iadenin yapılmasını hatta bu iadeyi benim gerçekleşmemi istedi.

Ben gardaşlarımı nasıl teslim ederdim? Onlar gelmiş bana sığınmış, bir Müslüman’a bir Türk’e yakışır mıydı bu hareket?

 

Emre uymayarak, Azerileri misafir etmeye devam ettim. Üç gün sonra İsmet İnönü tekrar aradı ve çok sert bir sesle, bu iadeyi gerçekleştirmemi yoksa beni idam edeceğini ve idamın nedenini ajanlık suçu olacağını bildirdi! Emir büyüktü, arkamda 4 tane çocuk var. Emre uymak zorundaydım.

 

Bu korkunç haberi Azeri kardeşlerime verme zamanıydı. Ezik ve utangaç bir sesle onlara bildirdim. Ve o an bize sığınmış olan  ve de Rusları iyi  tanıyan  o kardeşlerimiz ; “Ne olur    bizi siz öldürün onlara teslim etmeyin, hiç değilse kendi topraklarımızda kendi bayrağımız  altında ölelim” diye yalvarmaları  beni ve diğer Türk askerlerini göz yaşlarına boğdu.

 

Türkün Türk olduğunu gizlediği bir devrin Milli duygulardan mahrum olan bir liderinin kararıydı bu harekat!

 

Gardaşlarımızı teslim etmeye hazırlanıyorduk. Sonuç belliydi, onları orada ölüm bekliyordu. Yanı ben Türk askeri, gardaşlarımı kendi ellerimle ölüme götürüyordum, “gardaşını sakın satma ” demişti anam… Gün düşmana gardaşlarımı teslim etme günüydü , gün satış günüydü ..

 

Bir trene doluştuk , Kars hududundan Boraltan Köprüsünden teslimi gerçekleşmek üzere yola çıktık. Bir çoğu “Bir gâvur tarafından öldürülmektense, intihar ederiz” diyerek camdan atlatadı. Elim kolum bağlıydı, gardaşlarımı kendi elimle ölüme götürüyordum…

Üzerlerindeki değerli eşyaları , camlardan halka attılar, nasılsa hududu geçtiğimizde öldürüleceğiz düşüncesi ile…

 

Boraltan köprüsüne gelmiştik. Bir taraftan diğer tarafa geçeceklerdi. Yaşam kıyısından ölüm kıyısına… Orada onlara “durun gitmeyin, Türk askeri öz gardaşlarını satmaz” dedim. Hepsinin gözlerinde bir anda bır umut ışığı parladı. Ama bir saniye sürmedi. Benimle göreve gelen askerler, bunun bir emir olduğunu ve iadeyi engellemek isteyenin de ölümü hakedeceğini  söylediler. Öyle ya, emir büyük yerdendi dikatörümüzdendi!

 

Boraltan köprüsünü geçtiklerinde, köprünün hemen karşısında biz Türk askerlerin gözleri önünde hepsinin elleri arkadan bağlı olarak infaz ettiler.. Göz Yaşları içinde olanları görmemek için sırtımızı köprüye döndük.. Sığınmacılar ölüme yürürken “VARSIN ÖLEN BİZ OLALIM YAŞASIN  TÜRKİYE ” diye haykırıyorlardı…İşte Boraltan köprüsü facıası…

Böyle genç, anladın mı neden bağırdığımı?

 

– Ne diyeceğimi bilemiyordum oğul , donmuş kalmıştım. Türk Milletini teslim eden bir lidere yakışan bir harekat mıdır diye düşünürken başhekim girdi odaya. Sert bakışlarla derhal odayı terketmemi emrederek, askere bir tokat attı!

Sabah nöbetim sona erdiğinde ise, askerin ölüm haberi geldi. Daha fazla dayanamayıp, intihar etmişti.

 

– Dede, bu anlatıkların gerçek mi?

 

– Evet oğlum, gerçek. Yaşanmış fakat gizlenmek istenen bir gerçek.

 

– Fakat okulda tarih derslerinde biz hiç işlemedik bu konuyu.

 

– İşletmezler tabii EVLAAAT İşletmezler. O günkü zihniyetin kalıntıları daha kısa bir süreye kadar hep başımızdaydı..

Ve maalesef bizim için aklayamıyacağımız bir kara leke olarak tarihimizde yer alacak!

Şimdi anladın mı neden Suriyeli komşularımızı iade etmiyoruz?..

 

Şu an bize sığınmış olan 2 milyon  mülteci kardeşlerimizi katil ESED’e teslim ettiğimiz zaman bundan farklı bir tablo olmayacak. Hepsi infaz edilecek, hepsi öldürülecek ..

 

Sığınmacı Azeri kardeşlerimiz kurşuna dizilmeden önce ağıtlar yakmaya başlar..

 

Boraltan bir köprü,

Aşar geçer Aras’ı,

Yuğsan Aras suyuyla,

Çıkmaz yüzün karası.

 

Karası, karası,

Merhamet fukarası,

Karası, karası,

Merhamet fukarası.

 

Düşman bekler karşıda,

Önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda,

Kardeşim sattı beni.

 

Dönüp seslendim geri,

Merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız,

Şu gavurun yerine.

 

Bu imiş meğer istirahat

Yordum kadere kısmete.

Uyusun şimdi rahat rahat .

Deyin öldüğümü İsmete.

 

İşte bu olay bir yönetimin ne kadar soysuzlaştığının ve de TÜRK’ÜN TÜRK’E EN BÜYÜK İHANETLERİNDEN   BİRİNİN KANITIDIR. Asırlarda geçse o 154 kutlu direnişin  yankıları kulaklarımızda çınlayacaktır…

 

Saygılarımla,

8/02/2015 – Arife BEYHAN

 

Facebookta yorumla

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu