-
Yazarlarımız

BU GİYİNDİĞİM BEYAZ KEFEN, KEFEN DEĞİL DE HİÇ GİYEMEDİĞİM BEYAZ GELİNLİĞİMDİR…

-Zübeyde, artık yetmedi mi tuttuğun yas? Annemizin vefatının ardından 4 ay geçti. Benim ufak torunun ameliyatı var biliyorsun, İstanbul’a gitmem gerekiyor artık. Annemizden kalan mirası paylaşalım kardeşim. Bırak bu hüznü, bak bizler de yaşlandık, hem annemiz kurtuldu, kaç yıldır yatalaktı…

-Tamam Mustafa dediğin olsun. Bana düşen kısmı, ben kimsesizler yurduna bağışlamak istiyorum. Sadece annemin bizlere hiç açtırmadığı sandığı istiyorum. Benim için her şeyden değerli o.

-Sen bilirsin, noterden randevu alıyorum yarın sabah için. İstanbul’da ki işleri çok ihmal ettim…

-Annem ölmüş, senin düşündüğüne bak…

Karaman, yıl 1980. Zübeyde hanım ve Mustafa bey 1916 yılında doğmuş ikiz kardeşler. İkisi de okumuş, variyetli ve itibarlı insanlar olmuş, memleketleri olan Karaman’a 4 ay önce annelerinin hastalığı için gelmişlerdi.

Anneleri Lütfiye Hanım, Çanakkale savaşı esnasında şehit düşmüş Onbaşı Hasan Bey’in eşiydi. Hasan bey, eşi daha doğum yapmadan şehit düşmüştü şanlı Çanakkale zaferinde.

Lütfiye hanım, çocuklarına babalarından çok söz etmezdi. Hatta nasıl tanıştıklarını da… Çocuklar da bu duruma alışkın olduklarından, çok soru sormazlardı. Bildikleri sadece, babalarının doğumlarından önce Çanakkale savaşı esnasında şehit düştüğü idi…

Lütfiye hanım ölmeden bir hafta önce kızına; kısık, yorgun ve bitkin bir sesle “kızım, sandığı Mustafa’ya verme. İçindeki zarfı, içindeki zarfı…” gerisini getirememişti. Zübeyde Hanım da “anne, yorulma sen, kimseye vermem” demişti.

Gün, mirası paylaşma günüydü. Dünya ne kadar garip değil mi? Her insan çıplak doğar ve yine aynı vaziyette toprağa geri döner. Peki, neden birçoğumuz bir şeyler götürecekmiş gibi iyiliği, paylaşımı ve tok gözlülüğü bırakıp mal hırsına kapılıyoruz? Çok düşündürücü…

Zübeyde hanim dediği gibi kendi payına düşen bütün mal varlığını, kimsesizler yurduna bağışladı. Sadece annesinin, hazine gibi gizlediği sandığı götürdü İstanbul’a.

Üsküdar’da lüks bir villada ikamet ediyordu Zübeyde Hanım. Kendini Allah yoluna adamış, şahsiyetli 64 yaşında bir hanımefendi kendisi.

Yatsı namazını niyaz ettikten sonra, heyecanla beklediği sandığı açmak için odasına çıktı. Sandığı açtığı anda odayı sanki Cennet’ten gelen bir koku sardı. Üst kısımda annesinin göz nuru ile işlediği çeyizleri çıktı. Onları özel çerçeveletip, evinin tarihi eşyalar ile süslemiş olduğu özel bir odasının duvarlarına asacaktı. Çeyizlerin alt kısmında ise kanlı bir asker kostümü vardı. Kanlar renk değiştirmişti zaman ile. Hatta pantolonun sol diz kısmı yırtık ve kanlı idi. Zübeyde hanım heyecanlanmaya başlamıştı zira annesinin sol bacağı sakattı. Kifayetleri çektikten sonra, sararmış bir zarf gözüktü. Üzerinde eski Türkçe el yazısı ile yazılmış “bu yazıyı ben öldükten sonra okuyun” diye yazıyordu…

Zübeyde Hanım ayrıca, eğitimli ve çok bilgili bir hanım idi. 3 yabancı lisan biliyordu: Fransızca, Arapça ve İngilizce. Ve kütüphanesinde birçok eski Türkçe el yazısı ile yazılmış tarih kokan çok kitap vardı. Kitap okumak onun için, farklı dünyalara ve diyarlara yolculuğa çıkmak gibiydi…

Zarfı, parmakları titreyerek açtı, yazının içeriği şöyle idi:

Çanakkale, nice kefensiz yatan Şehitlerin mezarı… Hasan’ımın ve benim ise Sarayım…

Babam Hüdaver Paşa, oğlu olmadığı için beni, erkek gibi yetiştirdi. 12 yaşımda, her göreni hayretlere sokarak, keskin bir nişancılığa sahiptim. Sıktığım her kurşun, isabet ettiğim noktalara gidiyordu. 16 yaşıma geldiğimde ise babam vefat etti. Ölümünden 4 ay sonra da, annem hasretine dayanamayarak Allah’ın rahmetine kavuştu. Dayımdan başka kimsem kalmamıştı, o da beni evlendirmek istiyordu. Ona karşı gelemeyeceğim için, babamın arkadaşı olan Mehmet Komutana mektup yazmıştım. Kendisi Çanakkale savaşında komutan idi. Ona gönüllü olarak keskin nişancı olmak istediğimi belirtmiştim. O da tereddüt etmeden, babamdan nişancılığımı duyduğu için, kabul etti.

Cepheye geldiğimde, diğer askerler beni gördüklerinde, cepheye yeni hemşire olarak geldiğimi düşünmüşlerdi. Öyle ya, kadından keskin nişancı mı olurdu? Vakit kaybetmeden, komutanın bulunduğu çadıra gitmiştim:

-Mehmet amca, ben Lütfiye.

-Kızım, hoş geldin. Burada bana Mehmet amca olarak hitap etme. Ben senin komutanınım, dikkat et!

-Baş üstüne komutanım.

-Çok güzel! Şu perdenin arkasına geç, orda sana üniforma hazırlattırdım. Harp meydanında daha çevik hareket etmeni sağlayan, düşmanı sessizce kuşattığın zaman arazilerin rengine uyabilecek bir kıyafet. Seni gördüğümde baban geldi aklıma, ne çok benziyorsun ona. Dikkatli giyin kızım, kadın olduğun belli olmasın sakin!

-Baş üstüne komutanım…

Komutan dışarıya çıkarak Lütfiye hanımın beraberinde hareket edeceği askeri çağırtmıştı:

-Er Hasan, beni çağırtmışsın komutanım.

-Gel Hasan, bu yeni nişancımız Seyit. Çok iyi bir keskin nişancıdır. Ayrıca arkadaşımın da emanetidir. Kendisi henüz lise öğrencisi… Bugünden itibaren sadece düşmanı öldürmekle değil, Seyit askerin de emaneti ile görevlisin.

-Baş üstüne komutanım.

-Düşman beklemiyor, göreve çıkın hemen! Seyit asker, sakın dediklerimi unutma!

-Baş üstüne komutanım.

İngiliz cephesine iyice yaklaşmıştık, neredeyse bir saat hiç kıpırdamadan beklemiştik. Sonra Hasan’ım “Şimdi zamanı, ateş dediğimde nişan alacaksın. Sen sol tarafta duran 4 askeri vuracaksın ben de sağdaki 7 askeri. Her mermi değerlidir Seyit kardeş, ona göre nişan al” demişti. “Tamam” demiştim ben de kalın bir sesle. 2 dakika içinde o, 7 askeri ben de 4 askeri kalplerinden vurduk, her merminin hakkını vererek. Sonra hızlı bir şekilde koşarak, ordumuzun bulunduğu cepheye vardık.

Geldiğimizde, Hasan’ım beni o kadar övmüştü ki komutana, nedense utanıyordum. Bu şekilde tam 3 ay geçti. Hiç kimse bayan olduğumu anlamamıştı bile, ta ki bir gün…

Ateşler içerisinde çadırda yatıyordum, ayağa kalkacak halim yoktu. Hasan yanıma gelerek “Seyit kardeş, hastalanıp yatma vakti değil” demişti. O kadar halsizdim ki sesimi kalınlaştıramamıştım o gün. “Bugünlük beni affet” demiştim. Gözlerini büyük bir şekilde açarak “sesine ne oldu? Ateşten ses değişir mi?” diye sorduktan sonra beni ilk defa dikkatli bir şekilde süzdü. Sonra yanıma yaklaştı, ellerimi eline aldı. Allah’ım, ilk defa yabancı bir erkeğin elleri değmişti, ilk ve sondu zaten. “Seyit kardeş, gerçek ismin ne” demişti. Lütfiye deyince uzun bir sure konuşmadı. Komutanın haberi var mı diye de sormayı ihmal etmedi. Haberi olduğunu söylediğimde ise « bu vatan sadece Türk erkeklerine emanet değil, senin gibi Türk savaşçı kadınlara da emanettir » demişti. Bu sözü duyduğumda ise kalbim aşırı bir şekilde çarptı. Haberim olmadan aşık olmuşum ona. Kendimden de utanıyordum, Vatan bizlere emanetken, aşk zamanı mıydı?

Bir gün yine görevdeyiz. 15 İngiliz askeri vuracaktık. Oysa İngilizler bize pusu kurmuşlar. Hasan, keskin nişancılığı kadar, zeki idi de. Ve göreve çıkmamızdan önce muhakkak Kur’an-i Kerim okurdu…

O gün düşman askerler ile zor şartlarda çatıştık, o gün de Hasan’ımın bana karşı boş olmadığını anlamıştım. 14 askeri vurmuştuk, hepsi tek kurşun ile hayatlarına son vermişlerdi. Savaşmanın da adabı vardı. Biz Türkler, savaşırken de onurlu insanlarız. Karşımızda ki düşman bile olsa, insan olduğunu asla unutmayız. 15inci asker ise ölmemişti, can çekişiyordu. Hasan benim ağacın birinin arkasına gizlenmemi emrettikten sonra, İngiliz askerin yanına gitti. Kendisini vuracağını düşünürken, Hasan onu sırtına alarak yanıma gelmişti:

-Neden öldürmedin onu Hasan?

-Bağrında yaşlı bir kadının resmi var. Belli ki onu bekleyen bir anası var. Ben öksüz büyüdüm, anaya kıyamadım. Çadıra götürelim onu, yarasını sarıp anasına yollayalım…

Hasan ve bütün Mehmetçikler böyle insaflı işte…

Ertesi gün ise komutan beni yanına çağırdı:

-Kızım, sen babanın yadigârısın bana. Ayrıca ordumuzun şerefli bir erisin. Beni kırmayacağını düşünüyorum. Allah’ın Emri Peygamberimizin Kavli ile seni Hasan’a istiyorum.

-…

-Cevap ver kızım. Bugün komutanın değilim, babanım.

-Emredersiniz komutanım…

Evet, cephede bulunan bir imam nikâhımızı kıymıştı. Çanakkale savaşında, insanların öldürüldüğü bir harekâtta, Hasan ile evlenmiştik. Bir birimizi o kadar seviyorduk ki, her görevde bir birimizi kolluyorduk. Bu şekilde tam 2 ay geçti, harpteydik ama mutluyduk. Bir gün düşman mermisi ile ölebileceğimizi bile bile mutluyduk…

Bir kış gecesi yine göreve çıkacaktık. Hasan çok hasta idi o gün. Kışın zor savaş şartlarında savaşıyorduk. O gün Hasan’a gelmemesini söylememe rağmen inatla reddetti “seni yalnız bırakmam” demişti…

Hasan’ım, bakmaya doyamadığım Hasan’ım. Zübeyde’min, Mustafa’mın babası… Sert, keskin nişancı gözleri ile bana baktığında, yumuşak bakışlar ile bakan yiğidim… O gün, o kış gecesi, kadınlığımın son günüydü…

İngiliz askerleri, Türklerin iki keskin nişancısının varlığından haberdardı artık. Ve de çok dikkatlilerdi.

Yine sabırla ateş alacağımız zamanı beklerken, İngiliz bir asker arkamızdan doğru ateş açtı. O vuruyordu biz de vuruyorduk. Sonradan tam 25 kişi daha geldi. 2’ye 25 asker. Bir anda sol bacağımdan vurdular, o an Hasan öyle bir dirildi ki, kendini korumadan önlerine atıldı. 15’ini vurmuştuk fakat 10 İngiliz acımasızca vuruyordu. Bana gizlenmemi emretmişti yine, çok kan kaybediyordum. Her birinin canını almadan, yere yığılmamıştı. Kendisi düşman askeri bir kurşunla öldürürken, onlar Hasan’ıma acımadan tam 65 kurşun ile öldürmeye çalışmışlardı.

Hasan’ım, sevdiğim, erim, askerim, Mehmetçiğim. Bu vatana canım kurban demişti. Teyzem ellerimi kınalı kurban gibi kınalamıştı demişti harbe gitmeden. Çünkü her asker kınalı kurban gibidir, Vatana kurban olarak gider demişti…

-Hasanimmmmm

-Lütfiye’m. Bu Vatan bizlere emanet. Hakkini helal et. Seni çok sevdim, her şeyden çok. Arkana bakmadan, cepheye dön, çok kan kaybediyorsun.

-Seni bırakıp nerelere giderim Hasan’ım. Ben de ölmek istiyorum.

-Bu sözler sana yakışmıyor Lütfiye’m. Sen keskin nişancı Seyit askersin. Bana söz ver, cepheye geri döneceksin. Bu vatan için ve benim için geri döneceksin.

-Bunu isteme benden.

-Bu bir emirdir Seyit asker! Söz ver bana, gözlerim açık gitmesin.

-Söz (Lütfiye Hanım öyle ağlıyordu ki…)

-Ağlama, keskin bir nişancıya hiç yakışmıyor. O gözlerde yaş olmamalı…

Eşhedü ella İlahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Rasulühü

-Hasaaaaaaaaan…

İşte yavrularım, size hiç bahsetmediğim babanızla hikâyemiz bu. Cepheye geri döndüğümde, tedavimden sonra komutan memlekete geri gönderdi beni zira hamileydim…

Sizlere hiç bir zaman Çanakkale savaşında savaştığımı söylemedim. Bu da benim size en değerli mirasım olsun istedim.

Bu yazımı okuduğunuz için, demek ki ben Hasan’ıma kavuşmuş durumdayım. Yıllarca ona kavuşacağım günü bekleyerek yaşadım. Asıl bu giyindiğim beyaz kefen, kefenim değil de hiç giyemediğim beyaz gelinliğimdir… Ağlamayın olur mu?

Bu Vatan kolaylıklarla kazanılmadı, benden size vasiyet; çocuklarınıza, torunlarınıza tarihimizi iyi öğretin. Topraklarımızın altında yatan nice kefensizleri unutmasınlar, onlara ihanet etmesinler…

Bir kaç sene önce, Çanakkale hikâyelerini okuduğumda, İngiliz bir askerin annesine yazdığı mektubu okumuştum. Asker, keskin nişancı bir Türk kızın öldürüldüğünü yazmıştı annesine. Bu mektup beni etkilemiş olmalı ki, hikâyeyi bu şekilde kaleme almak istedim.

Bu Vatan, kolay şartlarda kurtarılmadı! Nice Hasanlar, Lütfiyeler, Mehmetler, Mustafalar Vatan için gözlerini kırpmadan savaştılar.

Lütfen BAZILARI gibi güç için VATANIMIZI düşmanlara satmayın!

Saygılarımla,

Arife BEYHAN

Facebookta yorumla

Editör

Aktif Haber Belçika (www.aktif.be) Aktif Media öncülüğünde 2012 yılında, Türkçe ve Türk Kültürüne katkı sağlamak amacıyla Belçika'nın Başkenti Brüksel'de kurulmuştur. Tecrübe yıllarının ardından bugün yayın kuruluşumuz, Belçika'nın yanı sıra Avrupa'da yaşayan milyonlarca vatandaşımıza her ay yayınlarını ulaştırarak, gündemi takip ediyor.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu