-
Yazarlarımız

CANI DOLMA İSTEDİ, ONUN İÇİN DOLDURUYORUM

Kış mevsimi yavaş yavaş yaklaşırken, büyüklerimiz Türkiye’den Belçika’ya teker teker dönüyorlar.

Dün de komşularımdan birine hoş geldiniz demeye gittim.

Aslında geç de kaldım diyebilirim. Yaşadığımız bu bencil dünyaya kendimi kaptırmış olmalıyım ki, kapı komşuma bir yarım saatimi ayırmaya vaktim olmadı… Ne utanç verici…

Yaşlı komşum kapıyı açtığında, mutlu bir tebessüm ile içeriye buyur etti beni.

Türk misafir perverliği ile öpüp koltuğu gösterdi. Hal hatır sordu, ve beni çok iyi gördüğünü söyledi.

Teyzem telaşlıydı…

Zaten içeriye girdiğimde yemek yaptığını anlamam zor değildi zira evden güzel kokular geliyordu.

Bir şey unutmuş gibi mutfağa koştu ve salonda ki masaya haşlamış olduğu kuru patlıcan getirdi.

Komşumun menüsünü de öğrenmiş oldum bu arada, kuru patlıcan dolması.

Merakla sordum:

⁃             Sizin Karadeniz’de sebze kurutuluyor mu? Nemli biliyordum Ordu’yu?

⁃             Hayır kızım kurutulmaz, bakkaldan aldım. Eltimin kızı hamile, canı

dolma çekmiş, onun için dolduruyorum.

Şöyle içime bir anda bir mutluluk geldi.

Yaşadığımız bu ötekileşmiş Avrupa’da hala böyle teyzelerin varlığı gerçekten beni çok mutlu etti…

Mutlu etmenin yanı sıra da biraz da düşündürdü…

 

Acaba burdan yıllar sonra böyle teyzeler, nineler olacak mı?

“Amanın, guzum, yavrum napan, nörün, nireye giden” diye söyleyen büyüklerimiz hala olacak mı? Yoksa onlar da bir çok şey gibi kaybolacaklar mı?

Olumsuz düşünmek istemiyorum ama insan gerçekten çocuklarının geleceği için endişe duyuyor.

Eskiden büyüklerimiz, sabah erkenden kalkıp abdest alıp, namaz kılıp, tespih çekip, kahvaltı hazırlayıp evlerimizi bereketlendirirlerdi…

Hasta olduğumuzda: “gel bakayım bi, sana nazar değmiş, okuyayım da geçsin” derlerdi.

Gençler yanlış yaptığında toplum içinde değil de, hikaye anlatarak hatalarını anlamalarını sağlarlardı…

Burdan bir kaç yıl sonra bu teyzeleri, nineleri, anneanneleri, babaanneleri düşünüyorum da…

Sabah erkenden kalkıp abdest alan değil de, ilk işi eline telefonunu alıp sosyal medyaya bir göz atmak olacaktır herhalde.

Ayşe, Fatma, Zehra nineler değil, Damla, Çiçek, Eylem nineler olacak.

Güneşten yüzü kırışmış değil de, solaryumdan cilt kanserine yakalanmış büyükler…

Elinde bastonu ile köy kahvesine gidip demli çay içen dedeler değil de, lüks kafeye porselen bardaktan kahve içen dedeler….

Başkası görmesin diye sokakta eşinin elini tutmaya utanan büyükler değil de, Facebook’tan eşiyle poz verip “hayatım” diyenler…

Göz hakkı vardır korkusuyla, pişirdiği yemeği paylaşanlar değil de, paylaşan evet ama gittiği lüks restorantlarda çektiği fotoğrafı instagramdan…

Of içim sıkıldı yazarken.

Bunların olmaması belki de bizim elimizde…

Kendimizi kaybetmememiz ve unutmamamız dileğim ile,

Saygılarımla,

Arife BEYHAN

9 Kasım 2015

Facebookta yorumla

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu