fbpx
ManşetYazarlarımız

İNSANLARIN YÜZÜ NİYE GÜLMÜYOR? HUZUR DEPİYORUZ HERHÂLDE…

 

Kıymetli Aktif.be okuyucuların affına sığınmak istiyorum öncelikle, ilk makalemde küçük bir hata yaptım, Türklerin Belçika’ya geliş tarihin 17 Şubat 1964 demiştim, bu tarih Faslılar için geçerlidir. Türkiye ile Belçika arasında yapılan anlaşma 16 Temmuz 1964’tür, Kusura bakmayın, bu düzeltmeyi yapmam gerekiyordu.

Evet, Şubat ayı için seçtiğim konu: “kaybolmaya başlayan değerler ve kazanılan yeni değerler hakkında olacaktır”, konu içinde konular ele aldım bu yazımda. Umarım beğenirsiniz.

50 inci yıldan sürekli bahsediyoruz 2014 yılında, bahsetmeye de devam edeceğiz.  Çünkü çok değerler kazandık (Modern, materyalizm, mal, mülk …), şükür kimse kimseye muhtaç değil ve aynı zamanda başka değerlerde kaybetmeye başladık (Gelenek, örf, adet, saygı, üslup…). Gelenek ve Modern dünyasının arasında dolaştık durduk, orta yolu bulmaya çeliştik bazen kaybolduk, bazen kendimizi geri bulduk, zamanla Gelenek ve modernizemle beraber yasamayı öğrendik.

Bunlar önemli şeylerde, en önemlisi kaybetmeye başladığımız başka bir değer var “GÜLMEK”, Madem her şeyi kaybetmekten korkuyoruz, gülmeyi bari kaybetmeyelim.

“İnsanoğlu hep ister, hep ister, amacına ulaşınca yine ister”, Midemiz doysa da gözümüz doymayı bilmiyor bir türlü.

Türkler hem çok duygusal hem de gülmeyi seven bir Milet’tir. Hayat şartları ne olursa olsun, yüzümüzdeki tebessümler hiç eksik olmazdı. Ne oldu bize? Hadi söyleyin, Halimize şükredip, gülmemiz gerekirken, neden bu surat asmalar? Belçika’nın iklimi ‘mi acaba? Yoksa insanlarımı? Hayır, hayır, bence taşı başkalarına değil kendimize atmalıyız, gözümüz doymayı bilmiyor, gerçek bu!

İnsanoğlu hayati boyunca her tecrübelerle karşılaşır, bunun iyisi de var kötüsü var, tecrübe tecrübedir sonuçta. Bebeklik ’ten, çocukluk, ergenlik çağı, gençlik, yaşlılık derken, hayatımızdaki her dönemin ayrı ayrı özelliği vardır. Büyüklerimizin, yaşlı amcalarımızın, dayılarımızın birer “Ansiklopedi” veya “Seyyar Kütüphane” olduklarını sürekli dile getirmiştim.

Her genç gibi, bazen büyüklerimize karsı önyargılarımızda olabilir (Eski kafa, cahil, vb.…), halbuki onların hayat tecrübelerinden sürekli faydalanmamız gerekmiyor mu? Eski kafa dediklerimiz okuma yazma bilmeden, bir ülke ’den başka bir ülke ’ye adım atmışlar, üstelik dilini, kültürünü bilmediği bir yere gelmişler. Birbirini tanımayan, iki ayrı Dünya’nın karşılaşması gibi, su cesarete bakin! Her Yiğit’in harcı değil. Bizler (ikinci, üçüncü nesil) Namur’dan Brüksel’e ya da Liege taşınmayı düşünsek, acaba uyum sağlayabilir miyiz diye düşünürüz, onlar (birinci nesil) bir Kıta’dan başka bir Kıta’ya göç etmişler, ilk nesille gurur duyuyor ve hepsine şükranlarımı sunuyorum. Hepsinin hayat hikâyelerinin ayrı ayrı özelliği vardır.

Not: Okuma yazma bilmeyenler cahil değildir, benim için en büyük cahil “Her şeyi çok iyi bildiğini zanneden kişilerdir”.

Anadolu ve diğer bölgelerin Yiğit Delikanlılarıdır onlar “Karakaşlılar-kara gözlüler”, azimli, çetin, hedeflerine hedef kâtip buralara kadar gelmişler.

Büyüklerimizin Belçika ve diğer Avrupa ülkelerine gelmeleriyle bambaşka bir renk kattılar, Geleneklerimiz, örf adetlerimizle beraber renge renk kattılar.

Onlarda bir zamanlar bizim gibi gençtiler, gençlik dedik ya, hayatin en önemli dönemlerinden biri. İkinci ve üçüncü neslin “Karakaşlıların-Kara gözlülerin” olması, gençlik döneminde çeşitli yönde engeller birikmiştir.

Bu engellerden birincisi; iş bulma konusunda “Karakaşlılara -kara gözlülere” engel olmuştur, onun için yıllardan beri ve su an bile gençler kendi şirketlerini kurmaya başlarlar, çünkü iyi bilirler ki is bulma konusunda yabancılara karşı çok engeller var. İkincisi: bazı Belçika makamlarına her hangi bir işlem için başvurduğumuzda çalışan bazı memurların sözsüz iletişimi (tavır, hareket, yüz asma,…) buda bambaşka bir durum, yani hal ve hareketlerinde, sözlü konuşmadan ayırt etmeleri . Üçüncüsü: Süpermarketteki çalışan kasacı, karşısına gelen “karakaşlı – kara gözlü” müşteriye karşı gösterdiği davranış farklı oluyor, az önce sarı saçlı-mavi gözlü müşteriyi görürken yüzün gülüyordu “Karakaşlıyı” görünce neden yüzünü aşıyorsun? Tavırların niye değişiyor? Bu düpedüz AYIRT ETME değil de ne o zaman?

Yabancı gençlerin grup halinde gece kulüplerine giderken, onları karşılayan Güvenlikçi, size giriş yasak der! Neden? Bahanesi hazır, sadece davetiye üzerine alıyoruz, ya da sadece üye olmak gerekiyor gibi saçma cevaplar verir… Hâlbuki gerçek cevap: yabancısınız! Türkiye’de turist bölgelerindeki Gece kulüplerindeki karşılamalar daha tuhaf, kapının önüne vardığınızda damsız girilmez derler, az önce sarı saçlı Fransız turiste kırmızı halılar serdiniz, oda damsızdı? Cevap: Ama o turist, arkadaş bizde turistiz o zaman Belçika’dan/Almanya’dan geliyoruz, cevap: Siz Türk’sünüz.

Hayret bir şey, Avrupa’da yabancıyız diye engel görüyoruz, bunu anladık ta, Türkiye’de Türk olduğumuz için engel görüyoruz, ne tuhaf bir durum.  Her nerede olursan ol, Türk olmak basa bela imiş J

Sanatçı Osman Öztunç’un bir eserinden sözler geldi aklıma: “Bedenim ruhumun kölesi imiş, İnancım ömrümün çilesi imiş, Türklüğüm başımın belası imiş”.

Yazılarımı sürekli trende yazarım, çünkü konuşacak insan bulamıyorum, herkesin kafası meşguliyet içinde, herkes problemleriyle bas basa, kimse kimseyle konuşmuyor, kimileri kitap okur, kimileri derin düşüncelere dalıp giderler, hayat mücadelesi kolay değil, insanların yüzü gülmüyor bu kesin, her şeyi ekonomik krize bağlamakta doğru bir şey değil!

Madem herkes kendi kendine bir meşguliyet içerisinde, fırsat bu fırsat derim ve o an ilham gelir, dışarıdaki ağaçlara ve manzaraya bakarken, kalem kendiliğinden yazar gider…

İçimizdeki karamsarlık bazen yüzümüze vuruyor ve gülmemizi engelliyor olabilir. AMA UNUTMAYIN! Babalarımız fakirliğin tadını yasayıp gelmişler buralara, Sürekli derler Büyüklerimiz, orda olsaydınız (Memlekette), taşın kökünü arardınız derlerdi bizlere. O fakirlik dönemde bile, gülmeyi hiç eksik etmemişler… Onun için gülmeyi hiç eksik etmeyelim, yeter ki düşenin arkasından sahte gülüşlerle değil, bu kadar küçük olmayalım, düsenin dostu olmaya çalışalım, yeter ki gülerken bile SAMIMI GÜLELIM.

Gülmek dedik aklıma Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Gül” adli şiiri geldi, sizlere armağan ediyorum

GÜL…
Gül, gül ki gül yüzünde binlerce güller açsın
Gül bahçesi gül yüzünden sevgi topla demet demet
Sevgide güller açsın, güller sevgi dağıtsın
Sevgiyle bakıyor gül gibi görüyorsan sen bahtiyarsın…

 

Hepinize Saygı ve sevgi ile selamlıyorum,

Rahmi Gürsever

 

HADİ HABERİ FACEBOOK'TA YORUMLA!
Etiketler

Rahmi Gürsever

rahmi_gursever@hotmail.berahmi_gursever@hotmail.be

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün