ManşetYazarlarımız

YANİ SİZ DE BENİM GİBİ BELÇİKA’YA İTHAL Mİ GELDİNİZ?

-Oğlum hadi geç kalıyoruz. Doktor bey saatinde alıyor, hadi annem. Daha halanı da almamız gerekiyor.

+Tamam anne…

Hatice hanim 32 yaşında, evli, bir çocuk annesiydi. Karaman’da doğup büyümüş fakat gelin olarak Belçika’ya gelmişti. Bunca yıl geçmesine rağmen, buralara tam olarak alışamamıştı. Oğlu Hasan hastaydı, kendisi Fransızcayı öğrenmediği için sürekli Fransızca bilen birine ihtiyaç duyuyordu. Ve o yüzden, görümcesini almak zorundaydı. Fakat yola çıktığında mesaj geldi telefonuna “yenge, ben gelemeyeceğim sizinle, Hasan anlatabilir, kusura bakma” diye. Hatice’yi bir telaş sardı, doktora nasıl anlatacaktı evladının hastalığını? İnşallah orda bir Türk olurdu da, ona yardımcı olur diye dua ediyordu.

Hastanede giriş işlemlerini yaptıktan sonra, Hasan’ın elinden tutup bekleme odasına yöneldi. Gözleri hep ona sıcak, esmer tenli adeta ”ben Türküm” diyen bir yüz arıyordu. Fakat Türk’e benzeyen kimsecikler yoktu. Kafasında anlatabileceklerini düşünürken, bekleme salonuna elinde bir kız çocuğu ile bir bey girdi. Siyah, az kıvırcık saçlı, kahverengi ve çekik gözlü, esmer tenli işte “ben Türküm” diyen biri… Girerken beyefendi “bonjour” demişti, söylediği şekilden Türk olduğunu anlamıştı zira “bonjour” değil de “boncur” dedi, kendisi gibi.

Biraz çekiniyordu aslında, tanımadığı bir beyden nasıl yardım isteyebilecekti? O esnada bir hemşire geldi ve doktorun yarım saat gecikeceğini bilirdi. Hatice utanarak:

-Merhaba beyefendi, Türk müsünüz?

+Merhaba, evet, Türk’üm, Kayseriliyim. İsmim Ali.

“Adama bir soru sordum, hayatını anlatacak” diye düşünürken Hatice, Ali bey devam etti:

-Bir Türk görmeyeli ne çok oldu. Kızım ile yalnız kalıyorum. Eşimle 2 sene önce ayrıldım ve ayrılıktan sonra Charleroi’dan buraya gelmek zorunda kaldım. Ve kaldığım yerde hiç Türk yok, inanın insanlarla Türkçe konuşmaya hasret kaldım. Hatice şaşırmıştı, kendi kaldığı yer “Cheratte” adeta Belçika’da ufak bir Türk köyüydü. Camilerinde sesli ezan bile okunuyordu. 12 yıldır burada olmasına rağmen, Fransızcayı bile öğrenmemişti, ihtiyacı yoktu ki zira esnafların, komşuların çoğu Türk’tü. Sadece resmi dairelere veya doktora gittiğinde ihtiyaç duyuyordu ama tercümanlık yapacak birileri oluyordu genelde. Hiç Türk olmayan bir şehir düşünemiyordu…

+İsminizi öğrenebilir miyim?

-Hatice

+Nerelisiniz Hatice hanim?

-Karamanlıyım

+Burada mı doğdunuz?

-Hayır Türkiye’de. Buraya gelin geldim.

+O zaman şöyle diyebilir miyiz: “Siz de benim gibi Belçika’ya ithal mi geldiniz?”

-Biraz gülerek “evet diyebiliriz” dedi Hatice.

+Peki, alıştınız mı Hatice hanim buralara?

Ne çok konuşuyordu bu adam. Yabancılarla konuşmayı sevmiyordu. Ama biraz acıdı Ali beye. Konuşmaya ihtiyacı olmasa, muhabbet eder miydi?

-İnsan tam alışamıyor fakat yıllar geçtikçe unutuyorsun bazı şeyleri, alışmış gibi yapıyorsun.

+Eğer benim kız olmasaydı, ben çoktan dönmüştüm memleketim Kayseri’ye. Elimi ayağımı bağlıyor çocuk. Hatice hanim, doktor gecikecekmiş zaten, size yaşadığım zorlukları anlatabilir miyim? Belki siz de bu anlattıklarımda kendinizi bulacaksınız. İnanın sizi rahatsız etmek değil amacım, sadece dertleşmeye ihtiyacım var.

Bu arada da, çocuklar da oyun alanında oynamaktaydılar…

+Kayseri’de doğup, büyüdüm. Üniversite yıllarım Ankara’da geçti. Gazi üniversitesinde okudum ve mühendis oldum. Bir haftalığına, diploma töreni için Ankara’ya gittiğimde, eşimle tanıştım. Tanışmamız, evlenmemiz öyle çabuk oldu ki, masallarda ki gibi. Avrupa hiç hayalimde yoktu. Aşkın gözü kör derler ya, gerçekten de kör yapıyor insanı. Eşim beni Belçika’ya gitmeye ikna etti. Düğünümüzden 3 hafta sonra geri döndü, ben de kendisinden 5 ay sonra geldim. Tabii ben Belçika’yı öyle değişik canlandırmıştım ki hayalimde, Avrupa sonuçta, medeniyetler ülkesi. Çağdaş insanların bulunduğu yer… İlk hayal Kırıklığım havaalanında başladı. Gurbetçilerin valizleri tıka basa doluydu, hepsi hostesler ile kilo kavgası yapıyordu. Kimi bulgur, kimi turşu, kimi toz şeker doldurmuştu… Öyle tuhafıma gitmişti ki, orda bunlar yok mu diye düşünmüştüm. Artık Belçika’ya gelmiştim, uçaktan indim, eşime kavuşmanın sevinci vardı içimde. Pasaport kontrolü için kabine geldiğimde, polis memurları Fransızca bir şeyler soruyordu, hiç bir şey anlamamıştım. İngilizce konuşuyordum, cinslerine mi denk gelmiştim bilmiyorum ama ısrarla Fransızca devam ediyorlardı. 2 saat bekleyişten sonra, bıraktılar beni, eşim beni bekliyordu. İçimde öyle büyük bir sevinç vardı ki ta ki dışarıya çıkana denk. Bu gri gökyüzü var ya, mutluluğuma gölge düşürmüştü o an… Hasret giderdikten sonra, arabaya binip Charleroi’ya doğru yol aldık. Allah’ım bu evlerin çirkinliği, eskiliği neydi öyle? Sanki harpten çıkmış bir şehir gibiydi. Kendimi Belçika’da değil de Yugoslavya’da hissetmiştim. Eşim ben gelmeden evimizi hazırlamıştı. Her ikimizin de maddi durumu iyiydi, ev konusunda sorunumuz olmadı. Eve adım attığım an, sanki nemden yapılmış bir baloncuğun içerisine atılmış gibiydim. Ellediğim her eşyada nem vardı… Akşam ise, kayınçolar, kayınbaba ve kaynana yemeğe geldiler. Ya şu aralarında Fransızca konuşmaları yok mu, öldürüyordu beni. Türkçe konuşup konuşup son kelimeleri Fransızca bitiriyorlar ya, yaptığımız sohbetin tadını bitiriyordu. Sonra kayınçolar “enişte bey, gel kahveye gidelim” dediler. Ben de “tamam, ablanız hazırlansın, hep beraber gidelim” demiştim. Benimle ne dalga geçmişlerdi o gün. Meğer buralarda ailecek gidip, alkol bulunmayan bir mekânda, kahve içmemiz imkânsızmış.

Alışamadım Hatice bacım ya. Eşimle sohbet ettiğimizde söylemek istediklerimi hiç anlamıyordu, hep yanlış anlıyordu. Şaka yaptığımda ise benimle gülmüyordu. Ona komik gelen bana gelmiyordu, bana komik gelen de ona gelmiyordu. Burada doğmuş büyümüş erkeklerle sohbet ettiğimde ise farklı değildi durum. Çok değişik düşüncelere sahipler. Gün gelmişti, iş aramaya. Dil bilmediğim için 1 yıl iş bulamadım. Oysa ne hayallerim vardı, elimde kocaman Gazi Üniversite diplomasi vardı… O bir yılı, evde oturup eşimin işten gelmesini bekledim. Fakat haftada 3 gün de okula gittim Fransızca öğrenmek için. Çok çabaladım, büyük bir azimle öğrendim. İlk çalıştığım iş ise inşaat sektöründeydi, amelelik yaptım, tam 3 yıl. İlginç olan bir şey de, işe giderken erzak götürüyorsunuz ya… Eşime ilk gün “erzak çantası koyma, dışarıdan bir şeyler alırım” demiştim. Ne çok kızmıştı, burasının Türkiye olmadığını, dışarda yemek yemenin pahalı olduğunu ve emin olmadıkça dışarıdan yiyemeyeceğimizi söylemişti. Dikkatimi çeken bir başka olay ise, Türkiye’ye gelen Avrupalıları hep zengin sanıyordum. Meğer birçoğu, izine gidebilmek için bankadan kredi çekiyormuş. Birçok aile ayin sonunu zor getiriyor, kahvede veya Camiide kimse kimseye bir içecek ısmarlamıyor… Eşimle 8 yıl evli kalmamıza rağmen, olmadı. Onun hayat felsefesi farklıydı. Zamanla da çok Belçikalılaşmıştı artık. Onu tanıyamıyordum. Namaz kıldığımda, oruç tuttuğumda kınıyordu beni. Birbirimize daha fazla zarar vermemek için ayrılmaya karar verdik. Ben buradan büyük bir şirkette iş buldum, mühendislik yapıyorum, Fransızcamı da çok ilerlettim ve Liège taraflarına geldim işte. Noel tatili olduğu için de kız 2 haftalığına benimle.

Hatice bir an sevinmişti, Ali bey ona tercümanlık yapabilecekti…

Peki, siz Hatice hanim, ne zorluklar çektiniz? Daha doktorun gelmesine 15 dakika var, anlatmak ister misiniz?

-Bayan olduğum için, benim izlemlerim farklı olabilir ama sizin anlattıklarınızda çok yabancı değil bana. Ben teyzemin oğlu ile evlendim. Teyzem annemle konuşmuş ve evlendik. 2 yıl çok zorluk çektim. Eşim sabah evden erken ayrılıyordu akşam ise geç geliyordu. 7 yıl bütün aile beraber kaldık; kayınbaba, kaynana, 2 kayın ve 3 görümce. Eşimle hiç bir sosyal yaşantımız yoktu. Her ne yapıyorsam, teyzem ve eniştemle yapıyordum. Sanki eşimle değil de onlarla evlenmiştim. Kaldığımız yere ilk geldiğim de ise, insanlar bana çok samimi gelmedi. Sanki herkes sahteydi, yani bana öyle geliyordu, samimiyet yoktu gibiydi. Fransızca konuştuklarında ise, bana tercüme edin dediğimde “ Türkçeye çevirirsek anlamazsın” derlerdi hala da diyorlar gerçi… Sonra bu Belçikalıların birçoğunun hayâsız oluşu, çok tuhafıma gitmişti. Ne kadar rahatlardı öyle. Utanmak duygusunu hiç mi taşımıyorlardı? Yalnız daha da vahim olanı, artık birçok Türk gençlerimizin de öyle olması… Endişelenmemek, geleceğimiz için korkmamak elimde değil! Bir de Belçika’da olmamıza rağmen, kayınbabam sabah aksam Türk kanallarında ki haberleri izliyordu. Belçika’nın bakanlarını say desen, sayamaz ama Türkiye’ninkilerini say desen bırak bakanları bütün milletvekillerini de sayar. Sonra sanki ilk nesil hiç değişmemiş gibiydi. Köyden geldikleri gibi kalmışlar. Patikli, tülbentli teyzeler… Tespihli, takkeli amcalar… Fakat bu teyzeler de bizim hazinemizdir diye de düşünüyorum. Düşünsenize, bundan 10-15 yıl sonra “haçen nereye gideysun” “gadasını aldığım nasılsın” “amanın guzum benim” diyen teyzeler olmayacak. Bunların yerine “Bonjour ma chérie, nasilsin?” demeler yer alacak… Akşamları Türkiye’de ki gibi çıkıp bir yerde çay içme, dondurma yeme gibi alışkanlıklar da yok. Sanki insanlar asosyal gibilerdi. Fakat yeni neslin birçok gencinden çok ümitliyim. Kimliklerine sahip çıkıyorlar, Avrupa’da Müslüman aktif gençler olabilme gayreti içerisindeler. Ve artık gençler eskiye nazaran okuyorlar…

Hatice de ne çok konuşmuştu, demek ortak sıkıntılar yaşayan biri ile sohbet etme ihtiyacındaydı o da. Doktor gelmişti, Ali bey Hatice hanıma seve seve tercümanlık yapacağını söylemişti.

-Madame Hatice Kaya, c’est votre tour. (Hatice hanim, sıra sizde)…

Yabancı bir ülkeye gelmek, bilmediğimiz bir dilde konuşan insanlarla irtibatta olmak, yeni bir ev, yeni bir devlet, yenilerle dolu bir hayat kurmak herkes için zordur. Istar bayan olun ister erkek.

Sizin izlenimlerinizi bilmiyorum ama bence “gurbetçiler” 3 gruba ayrılıyor:

1) 1960’da gelen “misafir isçiler”

2) Burada doğmuş ‘”Almancılar”

3) “ithal” olarak gelen gelin ve damatlar, her biri ayrı ayrı zorluklar çektiler.

Peki şu veya bu, daha çok zorluk çekti diyebilir miyiz?. Belki cevap vermemiz zor olabilir fakat bence tabii, burada doğmuş olanlar derim. Fransızca bilmeyen anne-baba evladı olmak, Fransızca bilmeyen kişinin eşi olmak gibi zorluklar. Evim Türkiye mi Belçika mı diye düşünmek. Hatta birçoğumuza çocuk yasta birçok görev verildi Fransızca veya flamanca bildiğimiz için. Mesela çocuk yaşta evin birçok görevini üstlenen çok çocuk tanıyorum. (1980li yıllardan bahsediyorum). Mesela, bu çocuklara babaları ellerine 20.000 Belçika frangı verip, yatacakları yatırmak üzere bankaya yollarlardı. Anne-babalarını doktora gideceğinde onlara tercümanlık yaparlardı (onların dertlerine çocuk yaşta ortak olurlardı). Hatta okulda karne verileceğinde, öğretmen önce çocuğu kendine şikâyet ederdi sonra çocukta kendini annesine babasına tercüme ederdi…

Açıkçası, gelin-damatlar burada doğmuş büyümüşleri anlayamıyorlar diye düşünüyorum. Ve aynı şekilde burada doğmuş büyümüşler de onları anlayamıyor. Genelde bu böyle, ilk yıllarda her iki taraf zorluk çekiyor. Evliliklerinin ilk yıllarını, birbirlerini tanımakla değil de anlamakla geçiriyorlar. Aralarında çok büyük düşünce farklılıkları var. Önemli olan, birbirimizi farklılıklarımızla kabul etmemiz. Kimseyi istediğimiz gibi olmasını dileyemeyiz ve değiştiremeyiz. El ele verip artık 4.kuşağa yaklaşırken, beraberce çocuklarımıza, geleceğimize sarılıp büyük bir başarı ile onları eğitmemiz gerekiyor. Birçok çocuk, Türkçe iki uç kelimeyi yan yana getiremiyor. Neden Müslüman olduğunu bilmiyor ve kimse de öğretmiyor… Gelecek nesillerimizin; eğitimli, kimlik sahibi olması dileğim ile… Saygılarımla.

31/12/2013 CHERATTE

Arife BEYHAN

 

HABERİ FACEBOOK'TA YORUMLA!

Daha Fazla Göster

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün