fbpx
ManşetYazarlarımız

YETİM ABDULLAH – Arife Beyhan Yazıyor

Bundan yıllar önce, dünyanın en kutsal görevi olan öğretmenliği yapmak üzere son tayin yerim olan Karaman’a bir kış akşamı gelmiştim.

Şehre geldiğimde, yatsı ezanı okunuyordu. Namazımı kılmak üzere tarihi Aktekke Camii’ye gittim. Abdestimi aldıktan sonra, namaza durmuştum ki yanıma 11-12 yaşlarında güler yüzlü bir erkek çocuğu durmuştu. Namaz kılışı o kadar hoşuma gitmişti ki, yan tarafımda bir çocuk değil de büyümüşte küçülmüş biri vardı sanki. Namazı bitirdikten sonra:

– Selamünaleyküm, ne güzel namaz kılıyorsun öyle.

 

– Aleykümselam amca. Yabancısın herhalde, seni ilk defa görüyorum.

 

– Evet, yabancıyım. Karaman’a ilk defa geliyorum. Her gün geliyor musun namaza? İsmin nedir?

 

– Evet, gelmeye çalışıyorum. İsmim Abdullah.

 

– Tanıştığımıza memnun oldum Abdullah, ben de Muhammed.

 

– Ben de memnun oldum Muhammed amca, gitmem gerekiyor. Allah’a emanet ol.

 

– Sen de…

 

 

Neden bilmiyorum ama bu çocuğun duruşunda bir farklılık vardı. Omuzlarında bir yük var gibiydi, sanki taşımakta güçlük çekiyor gibiydi.

Kalacağım öğretmen evine gelmiştim. Yerleştikten sonra abdest alıp yattım. O gece Abdullah’ı rüyamda gördüm, sabah namazına geç kaldığımı ve uyanmamı söylüyordu. Gözlerimi bir açtım ki, namazın vakti geçmek üzereydi…

 

 

İnsanın hayatında ilkler çok büyük bir önem taşır…

Bugün Karaman’da öğretmenliğimin ilk günüydü. Karaman’ın Gazi Okulu’nun 5inci sınıf öğrencilerin öğretmenliği ile görevlendirilmiştim ve çok heyecanlıydım. İstiklal Marşını söyledikten sonra, öğrencilerim ile sınıfa girdik. Yoklama yaptığımda, “Abdullah Kaya” isimli öğrencinin derste olmadığını söyledi çocuklar:

 

 

– Öğretmenim, Abdullah derse sürekli geç geliyor.

 

– Tamam, yavrum otur yerine…

Derse başlayalı bir saat olmuştu ki, kapıya biri tıkladı.

– Gel

 

-Öğretmenim, günaydın. Ben Abdullah Kaya, geç kaldığım için özür dilerim.

 

 

Abdullah’ta ben de bir birimize bir müddet sessizce baktık…

 

 

– Tamam Abdullah, bir daha olmasın lütfen.

 

 

Bu çocukta farklı bir şey vardı. Güldüğünde bile, anlatılması mümkün olmayan bir hüzün vardı. Bir çocuğu bu kadar hüzünlü yapabilecek durum neydi acaba?

 

 

Karaman’ı çok sevmiştim. Şehrin manevi havası çok bambaşkaydı. Nereye gitseniz, bir yatır görmeniz mümkün olan, İç Anadolu’nun güzel bir ili.

Aradan bir ay geçmişti. Abdullah, her gün bir saat gecikme ile derse geliyordu. O gün kendisini teneffüse yollamayıp ondan açıklama bekledim:

 

– Evet Abdullah, seni dinliyorum evladım. Neden her gün 1 saat gecikme ile geliyorsun? Çok Zeki bir çocuksun, böyle devam edersen, sınıfta kalacaksın, müdür bu konularda çok katı!

– Özel sorunlarım var öğretmenim.

– 11 yaşında bir çocuğun nasıl özel sorunları olur? Ben senin öğretmeninim yavrum, anlat dinliyorum.

 

– İstemiyorum, utanıyorum.

 

 

– İnsan öğretmeninden utanır mı hiç? Beni baban yerine koy.

 

 

Baba kelimesini söylediğim an, Abdullah ağlamaya başladı… Onu kucaklayarak:

 

 

– Evladım, neden ağlıyorsun?

 

– Baba dediniz

 

– Evet…

 

 

– Benim babam yok. Ben 4 yaşındayken kaza geçirdik ve babamı kaybettik.

 

– Başın sağ olsun yavrum.

 

 

O an Peygamber Efendimiz’in”yetimlerin başlarını okşayın” hadisi gelmişti aklıma. Kalbime ise bir ağrı çökmüştü…

 

 

– Teşekkür ederim öğretmenim.

 

– Peki, neden her gün geç geldiğini öğrenebilir miyim?

 

– Sınıf arkadaşlarıma söylemek yok ama benimle dalga geçmelerini istemiyorum.

 

– Anlat yavrum…

 

– Okuldan çıktıktan sonra Aktekke Camii’nin yanında ki matbaada çalışıyorum gece geç saatlere kadar. Eve gelip derslerimi yaptıktan sonra da sadece iki saat uyuyup erken kalkıp gazete dağıtıyorum. Dağıtım geç bitiyor ve bu yüzden de derse geç geliyorum. Özür dilerim öğretmenim ama mecburum, evimizin erkeği benim…

 

– Tamam çocuğum, teneffüse çıkabilirsin.

 

 

Abdullah’ın yanında ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. Bu çocuk daha büyümeden, erkek olmuştu! Abdullah için ne yapabilirim diye düşünürken, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yarışma bildirisi gelmişti. Gençleri mektup yazmaya heveslendirmek için büyük ödüllü yarışma düzenlemişler Türkiye çapında. Kazanan öğrenciye orta ve lise öğretim yılları için burs vereceklerdi. Yetim Abdullah’a nasıl yardım edebilirim kaygısında iken, Allah’ım sen Büyüksün. Duamı kabul eyle, en sevdiğin Peygamber’in Muhammed Mustafa(sav) gibi yetim olan Abdullah’a yardım et… Âmin

 

 

Çocuklar teneffüsten gelmişlerdi.

 

 

– Çocuklar, oturun. Milli Eğitim Bakanlığı bir mektup yarışması düzenliyor. Hepinizin katılmasını istiyorum. Sevdiğiniz birine samimi bir dilde bir mektup yazmanız gerekiyor. Doğal olun, içinizden ne geliyorsa onu yazın. Ödül çok büyük, her birinize güvenim sonsuz…

 

 

Beklediğim gibi Abdullah mektubu ilk yazan ve teslim eden çocuk oldu. Utanarak, mektubu verdi ve dedi ki:

 

 

– Öğretmenim, yazıyı eski matbaadan bulduğum kâğıtların üzerine yazdım. Yenilerini alamadım…

 

– Bunlar önemli noktalar değil, ben sana çok güveniyorum, birinci olacağını da biliyorum Abdullah.

 

 

Mektubun içeriği ise, o kadar duygusaldı ki okurken ellerim titriyordu. Yetim olmanın zorluğunu, ezikliğini o gün daha çok anladım. Allah’ım sen bütün yetimlere yardım et. Bizleri vicdan, merhamet ehli kullarından eyle, bütün mahlûkatı senin rızan için sevenlerden eyle…

Mektup şöyleydi:

 

 

 

Karaman, 8 Mart ….

 

 

Sevgili Babam,

 

 

Annemin Sarı Mustafa’sı, ben yetim Abdullah’ın doyamadığı babası…

 

 

Bu sana ilk ve belki de son mektubumdur babacığım. Ne olur bana kızma, sitem etme olur mu? Sana yazma cesaretim olmadı hiç…

 

 

Bugün öğretmenim bir yarışmanın düzenlendiğini söyledi. Ödül burs imiş… Annem “baban, senin okumanı ve doktor olmanı istiyordu” demişti bir gün. Senin için, hayalinin gerçekleşmesi için yazmaya karar verdim. Allah’a dua ettim, yetimlerin duası kabul olur derler “ne olur Allah’ım birinci ben oluyum babamın hayali gerçek olsun”…

 

 

Babam, babasızlığın yokluğunu nasıl anlatabilirim ki? Anlatsam, oradan ağlayıp, üzülür müsün? Kıyamam ben sana…

 

 

Annemin dediği gibi; evimizin direği, sırtımın hiç yaslayamayacağım dağım.

Yokluğunu ilk kez ne zaman anladım biliyor musun?

Dayımın oğlu Ahmet ile bisikletten düşmüştük, daha 5 yaşındaydım. Dayım koşarak onu kucakladı “oğlum, yavrum” demişti, beni kimse kucaklamadı baba… Kollarım bomboş kaldı oysa ben de babamın bana “bir yerin ağrıdı mı?” diye sormasını o kadar bekledim ki…

 

 

Sensizlik çok zor baba… Annem geceleri sessizce ağlıyor. Beni uyuyor zannediyor ama ben onu gizlice izliyorum. Her gece ağlıyor, seni hala çok seviyor…

 

 

Sen gideli, evimize kimse akşamları manavdan elleri poşet dolu gelmiyor. Hiç kimse “hanım, sofra hazır mı? Karnım çok açıktı” demiyor. Soframızda, 3 değil de; 2 sandalye, 2 kaşık, 2 çatal, 2 bardak ve 2 tabak var baba… Her yerde sensizlik var…

 

 

İlk karnemi aldığım gün ise, o gün de yokluğunu çok hissettim babam. Sınıfta arkadaşlarım, babalarına karnelerini gösterdiklerinde alacakları harçlığı düşünürken, ben seni düşündüm babam…

 

 

Ve seninle yaşayamayacağımız o anları düşünüyorum da…

Âşık olduğumda, kadınları bana kim anlatacak baba? Evleneceğim kişiyi ailesinden isteyeceğimde kim “Allah’ın emri ile Peygamber’in kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz” diyecek? Ailem olacak kıza “işte bu da benim BABAM” diyemeyeceğim hiç baba… Ya doğacak çocuklarım? Kime dede diyecekler? Ya askere gideceğimde, kim arkamdan ağlayacak babam? İlk doğacak oğlumun ismini Mustafa koyacağım. Sana doyamadım, senin hasretini onda gidereceğim…

 

 

Ama ben yine çok mutluyum. Allah’a hamdolsun ki seni hala hatırlıyorum… Boyunu, posunu, kokunu bile hatırlıyorum biliyor musun baba? Hatta yatak odanıza girdiğimde, senin kokunla dolu her yeri hala… Annem sana ait olan hiç bir şeyi atmadı…

 

 

Babam, mektubumun sonuna geldim, 11 yaşındaki Abdullah’ın yazabileceği mektup anca bu kadar. Kabul et bu naçizane yazımı. Eğer seni üzdüysem, beni affet. Sana yazmıyorsam, seni unuttuğumu düşünme tamam mı? Hem ben her namazımdan sonra sana Fatiha yolluyorum. Yasin Sûre’sini de ezberlemek üzereyim. Sana söz ezberlediğimde her gün okuyup yollayacağım. Ve okuyup doktor olacağım.

 

 

Seni çok özledim baba…

 

 

Sana BABA demeyi çok özledim…

 

 

Kavuşmamız dileğim ile seni hasretle öpüyorum,

 

 

Oğlun yetim Abdullah

 

 

 

Abdullah’ın mektubu böyleydi. Okuduğumda o kadar çok ağladım ki. Gözyaşlarımı tutmak imkânsızdı…

 

 

Yarışmanın sonuçları bir ay sonra belli olmuştu. Okulumuza milli eğitimden, beklediğim gibi yarışmanın birincisi Abdullah olduğunun bildirisi gelmişti. Bütün okul Abdullah ile gurur duymuştu. Senenin sonunda ise, Abdullah ile ayrılmak çok zor olmuştu. Onun okuyup doktor alacağına da çok inanıyordum…

 

 

Aradan yıllar geçti… Yaşım 80 olmuş mide kanseri olmuştum. Birçok doktora gitmemize rağmen hiç bir düzelme yoktu.

Bir gün kızım büyük bir sevinç ile “baba, büyük bir profesör var, Amerika’dan ödüllü bir doktor, ondan randevu aldım, haftaya seni oraya götüreceğim demişti. Randevu günü gelmiş çatmıştı, muayenehaneye girdiğimde ağlamamak için kendimi öyle sıkmıştım ki. Karşımda yetim Abdullah duruyordu. Okumuş, babasına verdiği sözde durmuştu. Bir öğretmen için bundan dah gurur verici ne olabilirdi ki? Allah’ım sen ne büyüksün, şükürler olsun sana ya Rabbim…

 

 

Lütfen, Kutlu Doğum haftası içerisinde olduğumuz şu günlerde yetimlerin varlığından haberdar olalım. Onlara el uzatalım. Unutmayalım sevgili Peygamberimiz de yetimdi… Ve yetim dünyanın neresinde olursa olsun, hissettiği duygular aynıdır…

Ayrıca bütün çocukların 23 Nisan Bayramı’nı da kutluyorum. Çocuklarımızın her günü Bayram havasında geçmesi dileğim ile…

 

 

Arife BEYHAN

 

18 Nisan 2014

CHERATTE

HADİ HABERİ FACEBOOK'TA YORUMLA!
Etiketler
Daha Fazla Göster

Arife BEYHAN

1979 yılında Liège'de doğdu ve 5 kız çocuklu Karamanlı bir ailenin 3’üncü kızıdır. Evli ve iki çocuk annesidir. Fransızca, İngilizce ve flamanca bilmektedir ve bir mağazada satış müdürüdür.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün